İyi bilimkurgu iyi edebiyattır. Bilimkurgu lazer tabancalı delikanlıların metal sütyenli kızları kurtardıkları "ucuz" uzay filmlerinden ibaret değildir. Theodor Sturgeon
İyi Bilimkurguya...
Wednesday, May 11, 2011
En İyi Distopya Romanları
Friday, December 25, 2009
Türlerinin İlk Örneği Bilimkurgular
Thursday, October 29, 2009
"Roman"ın Günleri Sayılı Mı?
Sunday, October 04, 2009
Wednesday, July 15, 2009
Wednesday, June 17, 2009
Taşınıyoruz
Artık her konudaki yazılarımızı tek adreste yazma kararı aldık.İlginizi çekebilir:
Gökhan Yorgancıgil
Friday, June 12, 2009
Çocuk Ruhu
Monday, May 25, 2009
Asimov'un Zararsız Robotları Nasıl Oldu Da Katile Dönüştü?
Üç robot yasasını hatırlayalım (bu yasaları yazılı olarak görmekten usanmayacağım):
1- Bir robot bir insana zarar veremez ya da harekete geçmeyerek zarar görmesine izin veremez.
2- Bir robot verilen emirlere uymak zorundadır, bu emirler Birinci Yasa’yla çelişmedikleri sürece…
3- Bir robot, Birinci ve ya İkinci Yasa’yla çelişkili olmadığı sürece kendi varlığını korumalıdır.
Asimov’un üç robot yasası, robotları Frankenstein kompleksinden uzak tutmayı başarmıştı. Bu sık rastlanan klişe robotların ayaklanıp efendilerine karşı sınırsız bir öfke duymaları ve yok etmek için var güçleriyle savaşmaları demekti. Asimov’un kısa hikayelerinde robotlar insanla birlikte çalışan karmaşık fonksiyonlu koruyuculardı, insanın hizmetinde bulunuyorlardı ve sonuçta sadece birer “araç”tan ibaretti. Robotların ölümcül tehdit olmaması tahmin edileceği üzere çok daha geniş dramatik etkiler doğurabiliyordu.
Öte yandan Matrix ve Terminator filmlerindeki ölümcül yapay zeka betimlemelerine bakacak olursak, Asimov ve ortaya attığı sorular, Frankenstein kompleksini bilimkurgudan tamamen temizleyemedi. İşin aslı, Asimov’un çalışmalarına değinmeden yapılacak bir robotlar ve bilimkurgu konulu tartışma eksik kalacaktır.
Sunday, August 10, 2008
Orson Welles ve Dünyalar Savaşı
Saturday, July 26, 2008
Utopya-Distopya
Ütopya ve distopya sever misiniz? Burada hem bir liste var hem de oylama yapabiliyorsunuz. Oylamalar hoşunuza gitmese de eni konu bir liste. İncelemekte fayda var.
Tuesday, June 24, 2008
Sunday, March 23, 2008
Wednesday, March 19, 2008
Arthur C. Clarke öldü
| | ||||||
| Eserleri arasında "2001: Uzay Macerası" da olan, ünlü bilim kurgu yazarı Sir Arthur Clarke 90 yaşında öldü.
Arthur Clarke, Stanley Kubrick'in yönettiği aynı adlı unutulmaz filmin senaryosunu da yazmıştı. Milyonlar satan 100'den fazla kitap yazan Clarke'ın, geçirdiği solunum rahatsızlığı sonucu Sri Lanka'da öldüğü açıklandı. Sir Arthur Clarke, iletişim uydularının icadına önemli oranda katkıda bulunmuş bir yazardı. Clarke, kendisiyle yapılan söyleşide, bu fikrin aklına nasıl geldiğini anlatmıştı. "Televizyon yayınları ikinci dünya savaşından hemen önce başlamış ancak kısa süre içinde durmuştu. Yayınların kapsadığı alansa, dünyanın eğiminden dolayı sınırlıydı, 10-20 mili geçmiyordu. Ben de bunun üzerine bir şeyin farkına vardım: Eğer uzaya, içinde verici olan bir uydu yerleştirebilirseniz, dünyanın yarısına yayın yapabilirsiniz." Arthur Clarke bu görüşünü içeren bir yazıyı Wireless World dergisine göndermiş, kendisine yazı karşılığı 5 sterlin ödenmişti. Yazı ise milyonlarca sterlinlik bir sektörün kapısını açmıştı. Clark, henüz 50'li yıllarda romanlarında uzay mekiklerinden, süper bilgisayarlardan, hızlı iletişimi sağlayan özel sistemlerden söz ediyordu. 1940'larda da, insanoğlunun 2000'e kadar aya ulaşacağını savunmuş, o dönem kimse kendisine inanmamıştı. Ay'a 1969'da ayak basıldı. Sir Arthur Clarke, 1956'da, sona eren evliliği sonrası Sri Lanka'ya yerleşmişti. En büyük zevkleri, scuba dalışı yapmak ve masa tenisi oynamak olmuştu. 1998'de, 13 yaşında bir kız cinsel tacizde bulunmakla suçlanmış, o nedenle kendisine şövalye ünvanı verilmesi ertelenmişti. Arthur Clarke suçlamayı reddetmiş, yapılan soruşturma sonucu aklanmasının ardından, 2000'de ünvanına kavuşmuştu. Clarke'ın ilerleyen yaşı ve çocuk felci sonrasının sendromları yüzünden bedeni güçsüzleşmişti. Ünlü bilim-kurgu yazarı, ömrünün yaklaşık son 13 yılını çoğunlukla tekerlikli sandalyede geçirdi. Ancak 80'li yaşlarında dahi, Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi NASA'yla, bilgisayar yazılım devi Microsoft, onun geleceğe yönelik vizyonunun ne olduğunu öğrenmeye çalışıyordu. Kaynak: http://www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2008/03/080319_clarke.shtml | ||||||
Saturday, October 13, 2007
Tuesday, August 21, 2007
Kendi dışında düşünebilmek
Thursday, May 17, 2007
Uzayda Piknik

Arkadi ve Boris Ştrugatski kardeşlerin Roadside Picnic adlı romanının türkçe çevirisine verilen isim Uzayda Piknik. İyi bilimkurgunun nasıl bir şey olduğunu öğretebilecek seviyede bir eser. İlk kez karşıma garip bir şekilde çıkmıştı ПИКНИК НА ОБОЧИНЕ. Yani Roadside Picnic. Yani Uzayda Piknik.
"Bilim" adlı bir dergi yayınlanırdı ve her ay bir bilimkurgu öyküsü yayınlardı. Hafızam beni yanıltmıyorsa sene 1983'tü. Arthur C. Clarke'ın "Sultansofrası 1" (The Food of the Gods - ilk kez Mayıs 1964'te Playboy'da yayınlandı) ve "Tanrının Dokuz Milyar Adı" (The Nine Billions Names Of God - ilk kez 1953'te Star Science Fiction 1'de Frederik Pohl editörlüğünde yayınlandı) isimli öykülerini de bu dergide okumuştum. Hatta bir de bilimkurgu öyküsü yarışması açmıştı dergi ve ödül olarak ZX Spectrum ayarında bir bilgisayar olan "Laser" bilgisayar hediye edecekti ama yarışma sonuçlanamadan derginin yayın hayatına son verildi (tabi yine hafızam beni yanıltmıyorsa). "Bilim" dergisinde Uzayda Piknik'in giriş kısmındaki Doktor Valentin Pilman'la Harmont radyosu tarafından yapılan röportaj, bilimkurgu öyküsü olarak verilmişti ve okuduğumda "öykü" kafamı karıştırmıştı. "Herhalde modern bir öykü" dediğimi hatırlıyorum. Bu röportajın bir öykü değil de bir romanın ilk bölümü olduğunu, sonraları aldığım Uzayda Piknik adlı romanın girişini okuduktan sonra anlamıştım. Mycogen'in serlevhası olan "iyi bilmkurgu iyi edebiyattır" sözü de ПИКНИК НА ОБОЧИНЕ adlı sözünü ettiğimiz romanın, Antonina W.Bouis tarafından ingilizceye tercüme edilmiş MacMillan Publishing Co., Inc, New York baskısının giriş metninden alınmıştır. (kitap Türkçeye de bu ingilizce tercümeden tercüme edilmişti çünkü)

Uzayda piknik aslında bir bilimkurgu yazarının kafasının nasıl çalıştığına dair çok güzel bir ipucu veriyor. Gelin bir tahminde bulunma oyunu oynayalım. Hayal kuralım. Arkadi ve Boris kardeşler bu öyküyü nasıl kurmuş olabilirler? Ben kendi adıma aynı oyunu Asimov için de sıklıkla oynamışımdır.
Uzayda Piknik, kabaca, insanlığın eriştiği bilgi ve teknoloji düzeyinden çok üstün bir uygarlığın dünyamıza yaptığı "öylesine" bir seyahati konu alıyor. Bu "uzaylılar" dünyamızda bazı bölgelerde ziyaretlerine dair izler bırakıyor. (büyük ihtimalle de gayri ihtiyari). Ve bir grup bilimadamı bazen tehlikeli olabilen fenomenleri de içeren bu izleri, yani "bölge"leri araştırmaya başlıyor ve elde ettikleri bilgileri sınıflandırıp mantıklı yargılara varmak için çabalıyorlar. Ancak hayat seviyesi bizlerden fersah fersah üstün bir uygarlığın arkasında bıraktıklarını anlamak o kadar da kolay olmuyor. Seyredenler hatırlayacaktır, Matrix üçlemesinden daha çok sempatimizi kazanan Animatrix'teki Beyond adlı kısa animasyonda da bir "bölge" kavramı mevcuttu. Algı ve mantık, gördüklerimiz ve mantığımız, çıkarımlarımız, tercihlerimiz üzerine bir hayli felsefi derinliği olan konuları tartışan kitap, bu yönüyle mistik filozof sinemacı Andrey Tarkovski'nin de ilgisini çekiyor ve Ştrugatski kardeşlerle birlikte filmleştirmek için kolları sıvıyor, senaryoyu birlikte kuruyorlar. Ortaya çıkan film metal sütyenli kızlar, lazer tabancaları, pörtlek gözlü canavarlar olmadan çekilen bir bilimkurgu filmi olarak sinemaseverlerin ve bilimkurguseverlerin kalbinde taht kuruyor: Stalker.
Bir fotoğraf hayal edin: İki aileden oluşan bir grup insan bir otoyolun kenarında bir yerlerde sermişler örtülerini ve piknik yapıyorlar. Otoyol ve otomobillerin teknolojik dünyasından uzakta, vızıldayan arılar, böcü börtü, parlayan bir güneş, yemyeşil çimler. Bu iki ailenin beyleri çoluk çocuğun gürültüsü arasında, ilkin pek bir düşünceli görünüyorlar. Sonra kendi aralarında, diğerlerini ve çevrelerindeki doğayı unutmuşcasına hararetli bir sohbete başlıyorlar. Sohbetin konusunu oluşturan şey ise karınca kadar bir şey! Hatta bir karınca! Plastik piknik bıçağının tam da ağzında güçlükle yürümeye çalışan bir karınca... Belki bu iki bey'den birisi (belki Arkadi) o plastik bıçağın o karınca için ne acayip ve ne muhteşem bir şey olduğunu söylüyor. Diğer beyefendi (belki Boris) itiraz ediyor: "Bence muhteşem değil, tehlikeli... Baksana pek de hoşnut görünmüyor, güçlükle yol alıyor!" Kendilerini karıncanın yerine koymakla geldikleri nokta ise uygarlık düzeyleri arasındaki farkın, algı ve düşünce üzerine etkileri... Ve bu, pek bir hoşnut olduğumuz, kendimize ait düşünce ve algıların, "acziyet durumunda" nasıl bir hal alabileceğini tartışmaya kadar gidiyor, sohbet uzadıkça tartışmaya dönüşüyor, çocuklar kan ter içinde pikniğin tadını çıkarırken, dönüş saatini bile çoktan unutan yazar babaları Uzayda Piknik adında bir romanın temelini atmış oluyorlar.
Bilimkurgu-kurgu denememiz burada kalsın. Modern fiziğin şaşırtıcı bulguları, bilim dünyasında tam anlamıyla bir "Uzayda Piknik" etkisi yapmıştı. Halen de yapmakta. Uzayda Piknik Einstein'in şu sözünü de derin derin düşünmemize imkan tanıyor belki: "Kainatın en anlaşılmaz özelliği, anlaşılabilir oluşudur". Öyle ya, koskoca evren, karınca kadar bile büyüklüğü olmayan insanoğlunun zihni için neden "anlaşılabilir" olsun? Bizden çok çok üst düzey bir uygarlığa ait boş bir kola kutusu, bir plastik çatal bulsak, algımızı ve aklımızı acaba hala kutsallaştırır mıydık? "Rasyonalizm iyi hoş ama nereye kadar?" mı derdik?
Friday, March 30, 2007
Enrico Fermi ve Amerika'nın keşfi

Wednesday, March 07, 2007
Morgan Robertson
Robertson, Wiki'ye göre Beyond the Spectrum adını verdiği bir başka öykü yazıyor. 1914 yılında yazdığı bu öyküde de bir Japon-Amerikan savaşından bahsediyor bu savaşta Japonların San Fransisco'ya ani bir baskını söz konusu. Ayrıca bu öyküde Amerikalılar tarafından icad edilen ancak Japonların kullandığı bir silahtan bahsediyor. Bu silahın körlük, yoğun ateş ve yüzde yanıklar oluşması gibi sonuçları oluyor. Atom bombası ile benzeriliği bulunan bu silah ve öyküdeki kurgusal savaş ile 2.Dünya Savaşında gerçekleşen Japon-Amerikan savaşı arasındaki benzerlik bugün de pek çok kişi tarafından ilginç bulunuyor.
Monday, August 07, 2006
Yassıyer
DiyeIim ki, herkesin yamyassı olduğu garip bin ülkede yaşıyoruz. Bazılarımız üçgen, bazılarımız kare biçiminde olsun. Bazıları da daha karmaşık biçimli olsunlar. Yamyassı binalarımızdan girip çıkıyor, yamyassı bürolara ve eğlence yerlerine gidip geliyoruz. Adına Yassıyer diyeceğimiz bu ülkede herkesin genişliği ve uzunluğu var ama yüksekliği yok. Sol, sağ, ileri, geri kavramlarını biliyoruz, fakat yukarı aşağı kavramlarını bilmiyoruz. Yalnızca matematikçiler biliyorlar. Matematikçiler bize, “Dinleyin, bakın... Gerçekten çok kolay!. Sağı - solu düşünün. Tamam, ileri - geriyi düşünün o da tamam. Şimdi de başka bir boyut düşünün. Öyle ki, varolan çizgilerinize dik açı oluşturacak biçimde birer çizgi çıkın” diyorlar. Biz de, “Siz ne anlatmak istiyorsunuz?” yanıtını veriyoruz. “Yalnızca iki boyut biliyoruz. Üçüncüyü göstersene... Hadisene... Hani neredeymiş?” Bunun üzerine, matematikçiler, anlatamamanın verdiği üzüntüyle çabalarından vazgeçiyorlar. Zaten matematikçilere de pek kulak veren olmuyor, sözünü ettiğimiz iki boyutlu varlıklardan.
Yassıyer’de yaşayan her kare yaratik, öteki kare yaratığı tek bir çizgi olarak, yani karenin kendine en yakın bölümünü çizgi olarak görmektedir. Karenin öte yanını, ancak oraya kadar kısa bir gezinti yapmak zahmetine katlanırsa görebilir. Fakat karenin içi hep bir sır olarak kalacaktir onun gözunde. Meğer ki, müthiş bir kaza ya da otopsi falan karenin içini açsın…
Günün birinde üç boyutlu bir yaratık -örneğin elma biçiminde biri- Yassıyer’e gelir ve havalarda dolaşır. Cana yakın ve sevimli bir canlı-karenin evine girdiğini farkeden elma, boyutlararası bir dostluk gösterisiyle içi tutuşarak, “Merhaba” der. “Ben, Üçboyutlular diyarından bir ziyaretçiyim.” Zavallı canlı-kare evde çevresine bakar ve hiç kimseyi göremez. İşin tuhafı, sesin yukarıdan geldigini anlayamayınca, kendi içinden geldiği kuşkusuna düşerek durumu garipser de. Acaba rahatsız faIan mıyım, der.
Bir ruh olduğu sanılmasından çekinen elma, Yassıyer’e iniş yapar. Yassıyer’liler diyarinda üç boyutlu bir yaratık ancak kısmen varolabilir. Yalnızca bir kesiti görülebilir Yassıyer’de. Yani Yassıyer’in dümdüz yüzeyiyle temas halinde olan noktalarıyla kaimdir görüntüsü ancak. Yassıyer’de kaydırak gibi yürüyen elma önce bir nokta biçiminde görulecektir ötekilerin gözüne. Sonra da giderek hemen hemen düzgün daire biçimindeki dilimler gibi. Kare yaratık iki boyutlu dünyasındaki odada önce bir nokta görecek, sonra da bu noktanın yavaş yavaş daire biçimini aldığını fark edecek. “Garip ve şekil değiştiren bu yaratık da nereden çıkıp geldi” diyecektir.
İki boyutlu dünyadan sıkılan elma, kare-yaratığa bir tekme atıp onu havaya gönderir. Böylece o da üç boyutlu dunyanın şaşırtıcı gizleri arasında dolaşır. Önce, kare neye uğradığını anlayamaz. Bilmediği bir dünyada bulmuştur kendini. Fakat az sonra, Yassıyer’e ilginç ve üstten bir yerden baktığını fark eder; “Yukarıya çıktım!” Kapalı odalara yukarıdan bakabilmektedir artık. Yamyassı arkadaşlarını üstten görmektedir. Başka bir boyutta yolculuk edebilmek bir tür X ışını görüşü ya da üstün bir görüş sağlar. Sonuçta düşen bir yaprak gibi, bizim canlı-kare yüzeye konar. Öteki kare yaratıklar açısından, kapalı odanın içinden kaybolan “bizimki” birden var olmuştur tekrar. Arkadaşları, “Neredeydin, seni göremedik?” diye sorduklarında, “bizimki” yanıt verir: “Az yukarılardaydım.” Omzuna vururlar geçmiş olsun der gibi. Bu aile üzülmeye zaten pek meraklıdır.
Madem ki, boyutlararası ilişkilerden söz açıldı, yalnızca iki boyutlular konusuyla yetinmeyelirn. Abbott’un önerisine uyarak bir tek boyutlu yaratıklar dünyasını gözönüne getirelim. Bu dünyada herkes bir çizgiden oluşuyordu. Hatta sıfır-boyutlu yaratıklar dünyasını gözönüne getirerek yalnızca noktalardan oluşanları da düşünelim. Fakat bu arada bir başka soru daha da ilginç gelebilir. “Dördüncü bir fizik boyut olabilir mi?”
Şimdi bir küp oluşturalım, anlatacağım yoldan: Bir çizgi parçası alın. Belirli bir uzunluğu olsun. Bu çizgiye dik açı oluşturacak biçimde aynı uzunlukta çizgi çizerek birleştirin. Bir kare elde ettik. Karenin dik açılarından çıkarak eşit buyüklükte çizgiler çizince bir küp elde ederiz. Bu küpün bir gölge verdiğini biliyoruz. Bu gölgeyi, köşe noktaları birbirine bağlı iki kare biçiminde çiziyoruz. İki boyutlu bir küpün gölgesini incelersek çizgiIerin birbirine eşit görünmediğini ve tüm açıların dik açı olmadıklarını gözleriz. Üç boyutlu cisim iki boyutlu duruma geçerken görüntüsü tam aktarılamamıştır. Geometrik projeksiyona başvurunca bir boyutun kaybıyla karşılaşırız. Peki, şimdi üç boyutlu küpümüzü alalım ve sahip bulunduğu dik açılardan çizgiler çekerek dördüncü bir boyut verelim. Sağa-sola, öne-arkaya, yukarı-aşağı çizgiler çekerek değil, fakat aynı anda bu yönlere doğru tüm dik açılardan çizgiler çekerek. Bunun hangi yönde olduğunu sizlere gösteremem ama böyle bir durumda dört boyutlu bir küp, hiperküp yaratacağımızı biliyorum. Bu küpe Teseract adını veriyoruz. Size bir Teseract gösteremem çünkü üç boyut içinde kısılıp kalmış bulunuyoruz. Ancak size, bir Teseract’ın üç boyutlu gölgesini gösterebilirim. Bütün köşeleri birbirine çizgilerle bağlantılı ve birbirinin içine yuvalanmış iki küp biçiminde görürüz. Fakat tam bir Teseract, yani dört boyutlu küp gösterebilmem için bütün çizgiler birbirine eşit ve tüm açılar dik açı olmalıdır.
Yassıyer benzeri bir evren düşünün. Bu evrenin sakinlerinin hiç haberleri olmadan iki boyutlu evrenlerini üçüncü bir fiziksel boyut nedeniyle yuvarlak yapalım. Yassıyer’liler kısa gezintilere çıkarlasa, evreni dümdüz görürler. Fakat biri, tümüyle düz bir çizgi gibi görünen yolda uzunca bir gezintiye çıkarsa, büyük bir sırla karşı karşıya gelir: Herhangi bir engelle karşılaşmadığı ve hiç bir geri dönüş yapmadığı halde, her nasılsa, hareket ettiği noktaya yeniden gelmiştir. İki boyutlu evreni eğrilip bükülerek bir kavis çizmiştir, üçüncü gizemli bir boyut yüzünden… Sözkonusu Yassıyer’li üçüncü boyutu bilmemekte ama anlayabilmektedir. Anlattığımız bu öyküdeki boyutları birer tane artırırsanız, bizlere uygulanabilecek durumu kavrarsınız.
Kozmos’un merkezi nerededir. Evrenin bir ucu var mıdır? O ucun ötesinde ne vardır, nereye uzanıyor? Üçüncü bir boyut tarafından eğrilmiş bir evrende merkez yoktur -en azından kürenin yüzeyinde yoktur-. Böyle bir evrenin merkezi o evrende değildir Ulaşılamayan bir noktada, kürenin içinde, üçüncü boyuttadır. Kürenin yüzeyinde yalnızca bu denli geniş alanlar varolduğundan, bu evrenin ucu yoktur, yani sonu vardır, fakat sınırsızdır. Ve daha ötede ne vardır sorusu bir gizemdir. Yassı yaratıklar, kendi başlarına, iki boyutlu evrenlerinin dışına çıkamazlar.
Bütün boyutlar birer tane artırılırsa, bizlere uygulanabilen durum ortaya çıkar. Merkezi ve ucu olmayan, ötesi bilinmez dört boyutlu bir süper-küre biçimindeki evren…
Yazan : Carl Sagan, Çeviren: Reşit Aşçıoğlu
Wednesday, August 02, 2006
Bilimkurgu Öykü Yarışması
Türkiye Bilişim Derneği'nin geleneksel Bilimkurgu Öykü Yarışması'nın yedincisi başladı. Dernek, düş gücüne ve kalemine güvenen herkesi yarışmaya katılmaya çağırıyor. Kazananların 1 Kasım'da açıklanacağı ve ödül töreninin 8 Kasım'daki TBD Bilişim Haftası Etkinlikleri sırasında gerçekleştirileceği yarışmada, büyük ödül bir adet kişisel bilgisayar olacak. İkinci gelen yarışmacıya avuçiçi bilgisayar, üçüncü gelen yarışmacıya ise dijital fotoğraf makinesi verilecek.
TBD Yönetim Kurulu üyeleriyle TBD Bilişim Dergisi Yayın Kurulu üyeleri dışında herkese açık olan yarışmaya katılacak olan öykülerin Türkçe yazılması, daha önce herhangi bir yarışmada ödül almamış olması gerekiyor. Her yazarın tek bir öyküyle katılabileceği yarışmada seçici kurul Hakan Erdem, Bülent Akkoç, Orhan Bursalı, Gökhan Tok ve Yasemin Altun'dan oluşacak. Dereceye girecek öyküler TBD Bilişim Dergisi'nde yayımlanacak. Öykülerin 1 Ağustos'a kadar Türkiye Bilişim Derneği, Çetin Emeç Blv. 4.C. No: 3/11-12 06450 A. Öveçler, Ankara adresine gönderilmesi gerekiyor. E-postayla katılım için de öykülerin aynı tarihe kadar bilimkurgu@tbd.org.tr adresine gönderilmesi isteniyor
