Friday, June 12, 2009

Çocuk Ruhu



"The secret of genius is to carry the spirit of childhood into maturity."

Dehanın sırrı çocukluğun ruhunu yetişkinliğe taşımaktır.

- T. H. Huxley

Monday, May 25, 2009

Asimov'un Zararsız Robotları Nasıl Oldu Da Katile Dönüştü?

Asimov’un son derece yalın bir buluşu olan robotiğin üç yasası, bilimkurguyu etkisi altına alan katil robot klişesinden bizleri de bilimkurguyu da kurtarmıştı. Fakat yine de “katil robot”ların ölümcül cazibesine karşı bizi sonsuza dek koruyamadı.

Üç robot yasasını hatırlayalım (bu yasaları yazılı olarak görmekten usanmayacağım):
1- Bir robot bir insana zarar veremez ya da harekete geçmeyerek zarar görmesine izin veremez.
2- Bir robot verilen emirlere uymak zorundadır, bu emirler Birinci Yasa’yla çelişmedikleri sürece…
3- Bir robot, Birinci ve ya İkinci Yasa’yla çelişkili olmadığı sürece kendi varlığını korumalıdır.

Asimov’un üç robot yasası, robotları Frankenstein kompleksinden uzak tutmayı başarmıştı. Bu sık rastlanan klişe robotların ayaklanıp efendilerine karşı sınırsız bir öfke duymaları ve yok etmek için var güçleriyle savaşmaları demekti. Asimov’un kısa hikayelerinde robotlar insanla birlikte çalışan karmaşık fonksiyonlu koruyuculardı, insanın hizmetinde bulunuyorlardı ve sonuçta sadece birer “araç”tan ibaretti. Robotların ölümcül tehdit olmaması tahmin edileceği üzere çok daha geniş dramatik etkiler doğurabiliyordu.


Öte yandan Matrix ve Terminator filmlerindeki ölümcül yapay zeka betimlemelerine bakacak olursak, Asimov ve ortaya attığı sorular, Frankenstein kompleksini bilimkurgudan tamamen temizleyemedi. İşin aslı, Asimov’un çalışmalarına değinmeden yapılacak bir robotlar ve bilimkurgu konulu tartışma eksik kalacaktır.


Sunday, August 10, 2008

Orson Welles ve Dünyalar Savaşı

30 Ekim 1938 yılında Orson Welles, CBS Radyo'da, H.G. Wells'in Dünyalar Savaşı adlı eserini seslendirir. Ancak eseri sıradışı bir uyarlama olarak yayınlamak gibi bir isteği vardır Orson Welles'in... Bu radyo programının orijinal transkripti burada. Ayrıca Orson Welles'in bu oyunuyla birlikte başka radyo programlarının ses kayıtları da burada.... Tabi ingilizce olarak.

Saturday, July 26, 2008

Utopya-Distopya


Ütopya ve distopya sever misiniz? Burada hem bir liste var hem de oylama yapabiliyorsunuz. Oylamalar hoşunuza gitmese de eni konu bir liste. İncelemekte fayda var.

Wednesday, March 19, 2008

Arthur C. Clarke öldü


Eserleri arasında "2001: Uzay Macerası" da olan, ünlü bilim kurgu yazarı Sir Arthur Clarke 90 yaşında öldü.




Arthur Clarke, Stanley Kubrick'in yönettiği aynı adlı unutulmaz filmin senaryosunu da yazmıştı. Milyonlar satan 100'den fazla kitap yazan Clarke'ın, geçirdiği solunum rahatsızlığı sonucu Sri Lanka'da öldüğü açıklandı. Sir Arthur Clarke, iletişim uydularının icadına önemli oranda katkıda bulunmuş bir yazardı. Clarke, kendisiyle yapılan söyleşide, bu fikrin aklına nasıl geldiğini anlatmıştı.

"Televizyon yayınları ikinci dünya savaşından hemen önce başlamış ancak kısa süre içinde durmuştu. Yayınların kapsadığı alansa, dünyanın eğiminden dolayı sınırlıydı, 10-20 mili geçmiyordu. Ben de bunun üzerine bir şeyin farkına vardım: Eğer uzaya, içinde verici olan bir uydu yerleştirebilirseniz, dünyanın yarısına yayın yapabilirsiniz."

Arthur Clarke bu görüşünü içeren bir yazıyı Wireless World dergisine göndermiş, kendisine yazı karşılığı 5 sterlin ödenmişti. Yazı ise milyonlarca sterlinlik bir sektörün kapısını açmıştı. Clark, henüz 50'li yıllarda romanlarında uzay mekiklerinden, süper bilgisayarlardan, hızlı iletişimi sağlayan özel sistemlerden söz ediyordu.

1940'larda da, insanoğlunun 2000'e kadar aya ulaşacağını savunmuş, o dönem kimse kendisine inanmamıştı. Ay'a 1969'da ayak basıldı. Sir Arthur Clarke, 1956'da, sona eren evliliği sonrası Sri Lanka'ya yerleşmişti. En büyük zevkleri, scuba dalışı yapmak ve masa tenisi oynamak olmuştu. 1998'de, 13 yaşında bir kız cinsel tacizde bulunmakla suçlanmış, o nedenle kendisine şövalye ünvanı verilmesi ertelenmişti. Arthur Clarke suçlamayı reddetmiş, yapılan soruşturma sonucu aklanmasının ardından, 2000'de ünvanına kavuşmuştu. Clarke'ın ilerleyen yaşı ve çocuk felci sonrasının sendromları yüzünden bedeni güçsüzleşmişti.

Ünlü bilim-kurgu yazarı, ömrünün yaklaşık son 13 yılını çoğunlukla tekerlikli sandalyede geçirdi. Ancak 80'li yaşlarında dahi, Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi NASA'yla, bilgisayar yazılım devi Microsoft, onun geleceğe yönelik vizyonunun ne olduğunu öğrenmeye çalışıyordu.

Kaynak:
http://www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2008/03/080319_clarke.shtml

Tuesday, August 21, 2007

Kendi dışında düşünebilmek

...

Bilimkurgunun, salt saygı duyulur olma düzeyinden çok daha yükseklerde ataları vardır. Örneğin Homeros'un Odysseia'sı, bilimkurgu değil de nedir? Çok az insanın seyahat şansı olduğu günlerde, egzotik, gizemli ve heyecanlı öyküler için gerek duyulan ortamı Dünya'daki uzak ülkeler sağlıyordu. Şimdilerde yaşantılarımız, belki de fazlasıyla birbirine benziyor. O uzak mesafeler küçüldü ve toplumun yarattığı yapay eşitsizlikler azaldı. İnsan maddi anlamda hiç bu kadar iyi olmamıştı. Yine de bizi zengin kılan teknoloji dünyası, aynı zamanda kendine esir de ediyor bizi. Varlığımız; tiktaklarıyla, günü donuk bir monotonluğa bölen saat tarafından kontrol ediliyor.
...
Değişik canlı türleri arasında iletişimin mümkün olabileceği ortadadır. Alın size bilimkurguya mükemmel biçimde uygun bir konu. Yine de en azından bir yönden, konu neredeyse el sürmeden kalmıştır. Evet, insan ve diğer akıllı canlı türleri arasındaki teması konu ettiğini iddia eden bir sürü hikaye kaleme alınmıştır. Ama neredeyse dişe dokunur hiçbir şey başarılamamıştır. H.G. Wells'in yazdığı Gezegenler Savaşı, bu türde yazılmış hikayelerin belki de en ünlüsüdür, ama iletişim konusunda hiçbir şeyden bahsetmez. Marslılarla zihinsel iletişim sıfırdır. Bu türün en iyi hikayeleri, uzaylılara basitçe "kılık değiştirmiş insan" muamelesi yaparlar. Bu tabii ki konudan kaçmaktır.

Zorluk, günümüzdeki düşünce kalıplarımızı ileriye götürmek ve kendimizin "dışında" düşünebilmek konusundaki yetersizliğimizde yatmaktadır. Bunu yapabilinceye kadar evrendeki yaratıkları sadece insan veya insanlık aşamasına ulaşamayanlar olarak gösterebiliriz. İnsan kendi dışında düşünebilmelidir. İşte budur zor olan... ... Her büyük sanatçı ya da bilimadamı bir dereceye kadar kendi dışında düşünebilen kişidir...

Fred Hoyle - Astronomi profesörü, Cambridge Üniversitesi.

Tercüme eden: Barış E. Alkım. Ray Bradbury'nin Mars Yıllıkları'nın türkçe baskısının önsözünden.

Thursday, May 17, 2007

Uzayda Piknik



Arkadi ve Boris Ştrugatski kardeşlerin Roadside Picnic adlı romanının türkçe çevirisine verilen isim Uzayda Piknik. İyi bilimkurgunun nasıl bir şey olduğunu öğretebilecek seviyede bir eser. İlk kez karşıma garip bir şekilde çıkmıştı ПИКНИК НА ОБОЧИНЕ. Yani Roadside Picnic. Yani Uzayda Piknik.

"Bilim" adlı bir dergi yayınlanırdı ve her ay bir bilimkurgu öyküsü yayınlardı. Hafızam beni yanıltmıyorsa sene 1983'tü.
Arthur C. Clarke'ın "Sultansofrası 1" (The Food of the Gods - ilk kez Mayıs 1964'te Playboy'da yayınlandı) ve "Tanrının Dokuz Milyar Adı" (The Nine Billions Names Of God - ilk kez 1953'te Star Science Fiction 1'de Frederik Pohl editörlüğünde yayınlandı) isimli öykülerini de bu dergide okumuştum. Hatta bir de bilimkurgu öyküsü yarışması açmıştı dergi ve ödül olarak ZX Spectrum ayarında bir bilgisayar olan "Laser" bilgisayar hediye edecekti ama yarışma sonuçlanamadan derginin yayın hayatına son verildi (tabi yine hafızam beni yanıltmıyorsa). "Bilim" dergisinde Uzayda Piknik'in giriş kısmındaki Doktor Valentin Pilman'la Harmont radyosu tarafından yapılan röportaj, bilimkurgu öyküsü olarak verilmişti ve okuduğumda "öykü" kafamı karıştırmıştı. "Herhalde modern bir öykü" dediğimi hatırlıyorum. Bu röportajın bir öykü değil de bir romanın ilk bölümü olduğunu, sonraları aldığım Uzayda Piknik adlı romanın girişini okuduktan sonra anlamıştım. Mycogen'in serlevhası olan "iyi bilmkurgu iyi edebiyattır" sözü de ПИКНИК НА ОБОЧИНЕ adlı sözünü ettiğimiz romanın, Antonina W.Bouis tarafından ingilizceye tercüme edilmiş MacMillan Publishing Co., Inc, New York baskısının giriş metninden alınmıştır. (kitap Türkçeye de bu ingilizce tercümeden tercüme edilmişti çünkü)

Uzayda piknik aslında bir bilimkurgu yazarının kafasının nasıl çalıştığına dair çok güzel bir ipucu veriyor. Gelin bir tahminde bulunma oyunu oynayalım. Hayal kuralım. Arkadi ve Boris kardeşler bu öyküyü nasıl kurmuş olabilirler? Ben kendi adıma aynı oyunu Asimov için de sıklıkla oynamışımdır.

Uzayda Piknik, kabaca, insanlığın eriştiği bilgi ve teknoloji düzeyinden çok üstün bir uygarlığın dünyamıza yaptığı "öylesine" bir seyahati konu alıyor. Bu "uzaylılar" dünyamızda bazı bölgelerde ziyaretlerine dair izler bırakıyor. (büyük ihtimalle de gayri ihtiyari). Ve bir grup bilimadamı bazen tehlikeli olabilen fenomenleri de içeren bu izleri, yani "bölge"leri araştırmaya başlıyor ve elde ettikleri bilgileri sınıflandırıp mantıklı yargılara varmak için çabalıyorlar. Ancak hayat seviyesi bizlerden fersah fersah üstün bir uygarlığın arkasında bıraktıklarını anlamak o kadar da kolay olmuyor. Seyredenler hatırlayacaktır, Matrix üçlemesinden daha çok sempatimizi kazanan
Animatrix'teki Beyond adlı kısa animasyonda da bir "bölge" kavramı mevcuttu. Algı ve mantık, gördüklerimiz ve mantığımız, çıkarımlarımız, tercihlerimiz üzerine bir hayli felsefi derinliği olan konuları tartışan kitap, bu yönüyle mistik filozof sinemacı Andrey Tarkovski'nin de ilgisini çekiyor ve Ştrugatski kardeşlerle birlikte filmleştirmek için kolları sıvıyor, senaryoyu birlikte kuruyorlar. Ortaya çıkan film metal sütyenli kızlar, lazer tabancaları, pörtlek gözlü canavarlar olmadan çekilen bir bilimkurgu filmi olarak sinemaseverlerin ve bilimkurguseverlerin kalbinde taht kuruyor: Stalker.

Bir fotoğraf hayal edin: İki aileden oluşan bir grup insan bir otoyolun kenarında bir yerlerde sermişler örtülerini ve piknik yapıyorlar. Otoyol ve otomobillerin teknolojik dünyasından uzakta, vızıldayan arılar, böcü börtü, parlayan bir güneş, yemyeşil çimler. Bu iki ailenin beyleri çoluk çocuğun gürültüsü arasında, ilkin pek bir düşünceli görünüyorlar. Sonra kendi aralarında, diğerlerini ve çevrelerindeki doğayı unutmuşcasına hararetli bir sohbete başlıyorlar. Sohbetin konusunu oluşturan şey ise karınca kadar bir şey! Hatta bir karınca! Plastik piknik bıçağının tam da ağzında güçlükle yürümeye çalışan bir karınca... Belki bu iki bey'den birisi (belki Arkadi) o plastik bıçağın o karınca için ne acayip ve ne muhteşem bir şey olduğunu söylüyor. Diğer beyefendi (belki Boris) itiraz ediyor: "Bence muhteşem değil, tehlikeli... Baksana pek de hoşnut görünmüyor, güçlükle yol alıyor!" Kendilerini karıncanın yerine koymakla geldikleri nokta ise uygarlık düzeyleri arasındaki farkın, algı ve düşünce üzerine etkileri... Ve bu, pek bir hoşnut olduğumuz, kendimize ait düşünce ve algıların, "acziyet durumunda" nasıl bir hal alabileceğini tartışmaya kadar gidiyor, sohbet uzadıkça tartışmaya dönüşüyor, çocuklar kan ter içinde pikniğin tadını çıkarırken, dönüş saatini bile çoktan unutan yazar babaları
Uzayda Piknik adında bir romanın temelini atmış oluyorlar.

Bilimkurgu-kurgu denememiz burada kalsın. Modern fiziğin şaşırtıcı bulguları, bilim dünyasında tam anlamıyla bir "Uzayda Piknik" etkisi yapmıştı. Halen de yapmakta. Uzayda Piknik Einstein'in şu sözünü de derin derin düşünmemize imkan tanıyor belki: "Kainatın en anlaşılmaz özelliği, anlaşılabilir oluşudur". Öyle ya, koskoca evren, karınca kadar bile büyüklüğü olmayan insanoğlunun zihni için neden "anlaşılabilir" olsun? Bizden çok çok üst düzey bir uygarlığa ait boş bir kola kutusu, bir plastik çatal bulsak, algımızı ve aklımızı acaba hala kutsallaştırır mıydık? "Rasyonalizm iyi hoş ama nereye kadar?" mı derdik?